Babam Mahir Canova (1915 - 1993)

Mahir Canova 

Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümünün yetiştirdiği ilk kuşak tiyatroculardandır.

Mahir Canova, 30 Aralık 1914 tarihinde Kavala, Yunanistan’da doğmuştur. Annesi Hasbiye Hanım, babası Ahmet Fehmi Canova’dır. İlkokul ve ortaokulu İzmit’de okuduktan sonra Gazi Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulunda okuyarak 1935 yılında, öğretmen olarak mezun oldu.

Mahir Canova, 1935 yılında, Eskişehir İnkılap İlkokulunda öğretmen olarak göreve başladı. Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinin açıldığı yıllarda Hindoloji ve Alman filolojisi bölümlerine devam etti. 1936-37 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümü yatılı sınavını kazanarak, 1941 yılında Salih Canar, Muazzez Lutas (Kurtoğlu), Ertuğrul İlgin, Nermin Sarova ve Nüzhet Şenbay’la birlikte ilk mezunlardan biri olarak meslek hayatına atıldı.

1939 yılında daha öğrenci iken Prof. Carl Ebert’in yönettiği “Gülünç Kibarlar” oyununda sahneye çıktı.

Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümünden mezun olduktan sonra Prof. Carl Ebert’in yanında rejisör yardımcılığı ve konservatuvar mimik ve sahne öğretmenliği de yapmaya başladı. Konservatuvar 2. sınıfta öğrenciyken Prof. Carl Ebert’in yardımıyla Almanya ve Fransa’ya görgü, bilgi artırmak için gönderildi.

Mahir Canova, Ankara Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümünde bölüm başkanlığı, devlet tiyatroları’nda rejisörlük ve başrejisörlük görevlerinde bulundu. 1950 yılında aynı zamanda Ankara Radyosunun sanat sorumlusu da oldu. 1947 yılında Küçük Tiyatro’nun açılışında Ahmet Kutsi Tecer’in “Köşebaşı” adlı oyununu, Büyük Tiyatro’nun açılışında ise yine Ahmet Kutsi Tecer’in “Köroğlu” adlı oyununu yönetti. 1972 yılında Bursa Devlet Tiyatrosunda görevli iken 100. rejisini tamamladı. 

1963 yılında Necati Cumalı’nın Nalınlar adlı oyununu Kenterler sahnesinde yönetti.

Mahir Canova, Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tiyatro Bölümü Başkanlığını da 1970'lere kadar elinde tuttu ve Devlet Tiyatroları sanatçılarının büyük bir çoğunluğunun öğretmenliğini yaptı. "Hoca", "rejisörler rejisörü", "usta rejisör" olarak adlandırılan Canova'nın öğrencileri arasında Yıldız Kenter'den Bozkurt Kuruç'a, Yıldırım Önal'dan Raik Al-maçık'a, Kerim Afşar'dan Ergin Orbey'e, Yücel Erten'den Tamer Levent'e kadar dünün ve bugünün usta aktör ve yönetmenlerini sayabiliriz.

Mahir Canova, 1949 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde, 1959 yılında İzmir Şehir Tiyatrosu’nda, 1956 yılında İzmir Ara Tiyatrosu’nda, İzmir Devlet Tiyatrosu’nda, Kent Oyuncuları’nda, Arena Tiyatrosu’nda çeşitli oyunlar yönetti.

Halkevleri Merkez Yönetim Kurulu’nda görev alarak tiyatro kursları açtı, Isparta belediyesi şehir tiyatrosu’nun kuruluş çalışmalarına katıldı, seçmeleri yaparak kursları planladı ve başlattı. 

1978 yılında Güngör Dilmen'in Midas'ın Kördüğümü adlı oyununu sahnede yönettikten sonra emekliye ayrıldı.

1981 yılında kurulan Danışma Meclisi’ne seçildi ve TBMM’de tek sanatçı üye olarak görev yaptı. 

Yaşamı boyunca birçok ödül alan Canova, 26 Aralık 1985 tarihinde, Muazzez Kurtoğlu ve Nermin Sarova ile birlikte tiyatro ve sanat yaşamlarındaki ellinci yılı doldurarak, onurlarına düzenlenen gecede ödül aldı. 

1991 yılında ise kültür bakanlığı tarafından, devlet konservatuarı ilk mezunları 50. şeref yılı ödülü ile onurlandırıldı. 

Mahir Canova, 16 Şubat 1993 tarihinde İstanbul’da 79 yaşında ölmüştür.

Devlet Tiyatroları, anısını yaşatmak için Ankara’ da bir sahneye Mahir Canova sahnesi adını verdi. 

Yönettiği bazı tiyatro oyunları : 
1946-47 - Yağmurcu 

1946-47 - Yanlışlıklar Komedyası

1947-48 - Köşebaşı 

1947-48 - Kadınlar Arasında

1947-48 - Şamdancı 
1948-49 - Bizim Şehir 
1948-49 - Paydos  
1949-50 - Küçük Şehir 
1949-50 - Yalancı 
1949-50 - Scapen’ in Dolapları 
1949-50 - Dünya Gözüyle 
1949-50 - Tüccar 
1950-51 - Şakacı 
1950-51 - Melekler ve Şeytanlar 
1952-53 - Tersyüz 
1952-53 - Sahne Dışındaki Oyun 
1954-55 - Bir Ümit İçin  
1954-55 - Tanrıdağı Ziyafeti 
1955-56 - Harput’da Bir Amerikalı 
1955-56 - Son Durak 
1956-57 - Kraliçe  
1956-57 - Kleopatra’nın Mezarı 
1957-58 - İki Efendinin Uşağı 
1964-65 - Yedinci Köpek 
1966-67 - İstanbul Efendisi 
1966-67 - Ecinliler 
1966-67 - Bizim Şehir 
1967-68 - Candida  
1967-68 - Amédee  
1968-69 - Mechul Asker ve Karısı 
1969-70 - Yedekçi 
1969-70 - Finten 
1971-72 - Romeo ve Juliet 
1972-73 - Batak 
1978-79 - Midas’ın Kördüğümü 
1983-84 - Şen Kadınlar 
1984-85 - Lysistrata 
1985-86 - Windsor’un Şen Kadınları 
1985-86 - Düşüş 
1985-86 - Ayyar Hamza 
1987-88 - Nalınlar 
1989-90 - Vatan Diye Diye 

Nur Subaşı (1941 - 2018)

2 Kasım 2018 

 

Birkaç gecedir Nur beyle birlikteydik. 

Eski sohbetler yankılanıp durdu odada. 

Arada girip çıkanlar, lafı bölüp sahne çalmak isteyenler olsa bile Nur beydi esas kişi. 

Her zaman olduğu gibi. 

Bütün fotoğrafları, kitapları indirdim raflardan. Aynı evi paylaştığımız dönemde, tekstimin arasına iliştirdiği sipariş notlarına varıncaya kadar bulup çıkardım. 

“Hamiş: Rakı mühim”.. 

Üç yıl kadar önce onun oturduğu koltuğa oturdum, yaptığım resimleri dizdim önüme… 

Önce bir resme daldık, dolaştık boyaların arasında Nur beyle birlikte, sonra bir başka resimden çıktık, sonra başa bir resme girdik… böyle sürüp gitti bu, şu saate kadar.

İçimizi acıtan bunca kayıp dost varken, neden özellikle Nur beyin sık sık hayallerimize dolanıp durduğunu sorguladım, arada… 

Oysa bir defasında beni evinden kovmuştu. Sonra, sabaha karşı zilini çaldığı kapıcıma küfür ettiği için taşınmak zorunda kalışım… Yer yatağımı da yakmıştı. Ve de ilk değildi bu. Ankara turnesinde, ilk maaşımı elimden alarak arkadaşlarının Klüp Feyman’a taktıkları borcu da ödemişti… Sonra, prova raporunu yırttığı için, ben de bunu gizlemek zorunda kaldığım için asistanı olduğum yabancı yönetmenden fırça yiyişim… vesaire vesaire… 

Ammaaa ve lakin…

Nur Bey’ di o. 

Saygı, sevgi ve de sınırsız hoşgörüyle yüreklerimizde sakladığımız sevgili Nur Bey. 

Neydi aynı ruhun her birimize ayrı ayrı dokunan tarafı? 

Derinlerindeki gösterişsiz sevgi mi? 

Hayatın akışı içersinde, o minicik anlarda yakaladığımız, üstü kapalı ama bütünüyle onu anlatan sevgi dolu bir cümlesi mi? 

Belli etmekten kaçındığı, hiçbir zaman dile getirmediği, hesapsız kitapsız, kıyak olarak bile görmediği müthiş kıyakları mı? Değerbilirliği mi? Yıllar sonra, umulmadık anlardaki geri dönüşleri mi? Olduğu gibi görünmesi mi - arada şov amaçlı maskeler taksa bile- J netliği mi?

Neyse… Bunları sıralamak değildi niyetim. 

O derinlerdeki şeylerdi galiba, hepimizi en fazla etkileyen. 

Bütün anektotların, şovların, kaset muhabbetlerin ötesinde bir yerde.. 

Herkeste bulunmayan..

Ha da hepsi bir arada.. 

Bütünüyle Nur bey. 

Sonra da hissettiklerimi sizlerle paylaşmak için oturdum bilgisayarın başına.  

Bu yazıyı da bu sayfa için yazdım. 

Onu tanıyanlar,benimle ortak geçmişi, aynı duyguları paylaşanlar için.

 

 

 Çek yavrucuğum Taksim’e 
Kütür sarayına bakalım 

Son bir kez 

Tepeden

Ruh bakışı
Göz atalım harcanmış günlerimize  
Oradan da devam ederiz yola 

Bir yerlere 
Belki nur olur kainata karışırız 
Ya da söz olur efsanelere
Anlayacağın bir süre daha buralardayız
Muhabbet bitmedi ki henüz  

Tribülansa girme yavrucuğum! Kepazeliğin alemi yok!

Sana Bağdat halısı dedik gittin kilim getirdin! Utanmasan makine halısıyla uçuracaksın, hayvan herif! 
Hadi bakalım.. İyi geceler..
Hadi bakalım

 

Kemal ağabey prova yapıyor Oda tiyatrosunda.

Bir merhaba diyelim ona da, sevinir... 
Hanımefendiler girişin orada, az sonra gelecek olan turne otobüsünü bekliyorlar. “Güle güle gidin küçük hanım! Alkışınız bol olsun!”
Çocuklarım da Park’ a takılmış gene. 
“Yavaş iç yavrum. Üzme beni!” 
Necmi ağabey pasaja doğru yürüyor, Kenan beyle birlikte. Öğlen kaçamağı... 
Ankara’ ya da uğrayacağız unutma.

Esat’a. Benim çatı katına.

Merdivenlere bakalım bir, güllerim duruyor mu...
Sonra da kadeh kaldıralım anılara;

Arap Çetin’e, Savaş’a, Nuri ağabeye, Haluk'a, Zekai’ye, Orhan Tetikcan’a, Kuraner’e, Sadri’ ye, Sönmez’e, Numan’a, Turgut’a, Alev’e..... 
Hepsine.
Oradan da devam ederiz yola.. bir yerlere. 
Belki nur olup dostlara karışırız, 
Olmadı söz olur efsanelere...
Anlayacağın, her halükarda bir süre daha buralardayız.
Muhabbet bitmedi ki henüz…  
Tribülansa girme yavrucuğum! Kepazeliğin alemi yok! Sana Bağdat halısı dedik gittin kilim getirdin! Utanmasan makine halısıyla uçuracaksın, hayvan herif! 
Hadi bakalım.. İyi geceler.

                              xxxxxxxxx      xxxxxxxxx    xxxxxxxxx

12 eylül darbesinin hemen sonrası...
AKM’ ye asker kontrolünde girebiliyoruz. Kapıya dikmişler gariban erleri, sanırsın meclisi bekliyorlar. Zaman geçtikçe alıştık bu duruma. Sürekli çevrede dolaşan truva kostümlü adamları, ses açarak binaya giren soprano ablaları gördükçe kafaları karıştı ama onlar da alıştılar.. Hani nöbetteler ama düğmeler açık, suratlar beşlik simit gibi. 
Ahmet Uğurlu kardeşimiz kapıdaki nöbetçi ere kıyak olsun diye oğlanın kol saatini almış, yeni kayış taktırmak için. Sever kulakları çınlasın böyle muhabbetleri. Ama maalesef kaybetmiş saati, askere görünmemek için sürekli arka kapıdan giriyor. 
Ben Park otelin devamındaki merdivenli yokuşun başında, tuvaleti olmayan bir çatı katına taşınmışım. İhtiyacımızı görmek için erkenden AKM ye gidip kimlik kontrolünden geçiyoruz. Gerçi gireni çıkanı tanıyor artık askerler ama arada tanımayanlar da olabiliyor. 
Ahmet ve o zamanki eşi sevgili Hanife de tam karşımda oturuyorlar. Daha doğrusu, aramızda üç dik merdivenli yokuş var ama o harika Cİhangir panoramasında pencerelerimiz aradan dereden birbirine göz kırpıyor. Komşuculuk oynuyoruz. Ahmet bana içmeye kaçıyor arada, ben onlara karın doyurmaya gidiyorum. Tek sorun marangozun köpeği. Dükkan benim yokuşla Ahmet’lerinkinin kesiştiği yerde. Marangoz, akşamları koca Sivas Kangal'ı dükkanın önüne dikiyor, bekçi olarak. Gerçi zincirle bağlı hayvan ama mümkünse geç. Öyle bir havlıyor ki, ister istemez birbirimizi göremeden gerisin geri evlere kaçıyoruz. 
Şişli’deki meşhur komün çatı katı, son sahibi Nur bey tarafından boşaltılmış nihayet.. Evdeki kıymetli muhteviyat - yılan derisi makosen, bere, siyah trençkot, ganimet kitaplar ve çanta – koltuk altına sıkıştırılarak yeni ev aranmaya başlanmış. Ve geçici olarak bana yerleşilmiş. 
Ev dediğimiz yer, iki küçük odadan ibaret ama manzara müthiş. Sarayburnu’ ndan Kadıköy’e, lebiderya.. Vapur düdükleri, martı kahkahaları hayatımızın bir parçası olmuş. O seçilmiş sefalet içersinde hoş bir atmosfer.. 
Maaşlara Evren kıyağı geldiğinden, kovalı odun sobası, bosh marka, her daim boş, en büyüğünden buzdolabı ve 31 ekran, siyah beyaz bir tüplü tv alınmış. Gerçi tepeden antenli olduğu için pek iyi göstermiyor ama en azından havası var. 
Nur bey yer yatağında yatıyor, hemen sobanın yanıbaşında. Bana alışveriş listesi yapıyor gün içinde.. Prova ya da Park kafeterya dönüşü, bakkaldan iki yumurta, bir domates, yarım patlican, biber falan alıyorum, kül tablası irisi bir sahanda türlü yapılıyor. Yanına da iki büyük rakı tabi.. borca elbette… Hani domates ya da ekmek falan olmayabilir ama rakı olmazsa olmaz. Bu nedenle listeye “MÜHİM” notuyla yazıyor rakıyı.
Bir gece, gene iki lokmalık türlüye ekmeklerimizi banıp rakımızı yudumlarken, şöyle diyorum;
“Yahu Nur bey, ne yapacağız bu marangozun köpeğini?”
“Mesele nedir çocuğum?”
“Gecenin bir yarısı üstümüze saldıracak. Ne ben Ahmet’ lere gidebiliyorum, ne onlar bana gelebiliyor.”
“Hallederiz, üzülmeyin..” diyor, ve konu bir biçimde kapanıyor.
İk gün sonra, o gece nasıl geçtiyse artık, sabaha karşı susayıp uyanıyorum, merak ediyorum Nur bey geldi mi diye, kalkıp yer yatağına bakıyorum ama boş. Kalacak başka yeri de yok o sıralar. Meraklanıp beklemeye koyuluyorum..
Gün ağarırken kapı açılıyor ve beliriyor Nur bey kapıda.. suratı bembeyaz.. beresi yana kayımış, üstü başı kurumuş çamur içinde..  
“Hayırdır Nur bey?” 
Susuyor.. 
“Kavga mı ettiniz?” diye üsteliyorum.
“Ne kavgası yahu!” diye bağırıyor, “Marangozun köpeği tarafından darp edildim!”
Gecenin bi yarısı eve dönerken, birden aklına gelmiş iki gece önceki köpek muhabbeti, dükkana gidip bulmuş hayvanı. 
“Gel buraya hain çocuk” diye bağırınca hayvan tıpış tıpış gelmiş ve durmuş önünde. 
“Sen benim çocuklarımı ne hakla korkutursun saygısız kopek” diye tokatlamaya kalkınca da hart diye kapmış bileğini.
“Zincirin uzunluğunu hesaplayamadım yavrum.” diye devam etti, ”Benim niyetim uzaktan ders vermekti ama yanıma kadar gelince yiğitliğe bok sürdüremedim”
Sonra da Şişli Etfal’ e, o zamanki usül göbekten kuduz aşısı olmaya gitmiş.
21 gün aşı oldu. 21 gün yer yatağında istirahat etti. Sol yanında “Küçük Prens”, sağında “Ret Kit” ve “Asterix“ külliyatı, sıkıldıkça konu değiştirerek oyaladı kendini.
Bendeniz müzmün huzursuz ruh sendromu nedeniyle arada gene dert yaratıp antatmaya kalktığımda, elini dudaklarına götürerek sus işareti yapar sonra da yastığının altındaki “kuduz aşısı olanların uyması gereken kurallar” metnini gösterirdi; 
“Beni üzme çocuğum. Bak, ne yazıyor burda? Kuduz aşısı olanların üzülmemesi lazım!”
Sonra o ev de terk edildi ve herkes koltuğunun altına bir tutam anı alıp ama büyük bir kısmını da yer yetersizliğinden kendi mekanlarında bırakarak çeşitli köşelere dağıldı.. “Kızıl Ötesi Aydınlık” isimli oyun karalamam, tamamen o yılların kalıntısıdır. 
Sonra resim de giderek flulaşmaya başladı.. 
Gene de arada parlayıp el sallıyorlar oralardan bir yerden, o anki halleriyle.. sevgili Nihat, Levent,Metin, Ahmet, Özel, Cihangir, Sema, Tülin,Nejat Boren, Klarnet üstadı rahmetli Ahmet, Haşim, Acar ağabey, Nihat Akçan ağabeyimiz, Komşum Tunga, İsfendiyar abi, Hacı bey, Yusuf bey, Baki.. mesela şu an.. bunları yazarken..  
Ve tabi her daim Nur Bey..