"İyi bir res­sam olamadım. Hiçbir zaman. Üzüldüm mü bunun için? Evet. Üzüldüm. Ama hiç kızmadım iyi resim yapa­mayan öğrencilerime. Çünkü kendim de iyi bir res­sam olamamıştım. Ve bu yüzden bana kızılmasını is­temezdim herhalde, hiçbir zaman. Sadece şöyle dedim onlara. Dünya'nın sonu değil ya. Renkleri sevin yeter. Böyle söyledim işte.. Dünya'nın sonu değil ya!"  

 

Oysa benim kurguma göre o oyunda dünya sona doğru yaklaşıyoru. Ve o karakter bu sözleri evinde, köşesinde, her zamanki koltuğuna oturmuş, hızla dünyaya yaklaşan bir kuyruklu yıldızı izlerken söylüyordu.

       

1993 yılında yazmıştım bu oyunu. Hayatımın geri kalan kısmını oyunlar oynayıp, oyunlar yazmakla geçirmek istiyordum. Öyle de oldu. Geçtiğimiz yıla kadar hep oynadım. Oynamadığım zamanlar yazı masama oturdum. 

     

Beni oyunlar yazmaya iten başlıca neden tek başına üretme isteği idi. Kurduğum dünyaya kimse mühahale etmemeliydi. Karakterler, yaşadıkları ortam, dialoglar, kurgu, velhasıl her şey bana ait olmalıydı. Tıpkı resim yapar gibi.

     

Resim de yapıyordum o zamanlar, fırsat buldukça, oyalanma babında... Ve de çoğunu sonradan beğenmeyip yok ediyordum, anlayanlar tarafından alay konusu edilme ihtimalinin önüne geçmek için. Ciddi ve disiplinli bir biçimde elime palet ve fırça almaya cesaret edemiyordum. Her mesleğin kendine has bir yaşam biçimi vardır diye düşünüyordum haklı olarak. Ben her şeyden önce tiyatro oyuncusuydum. Hayatı bakışımı, algılarımı, ilişkilerimi, gündelik yaşantımı, alışkanlıklarımı hep mesleğim belirliyordu. Ressam gibi yaşamadığım, hayata öyle bakmadığım sürece benim ne haddimeydi resim yapmak. Üstelik derme çatma da olsa, bir stüdyom, ondan da geçtim bir resim odam bile yoktu. Hayatım boyunca beni korkutan ama en fazla mutlu edecek olan alanı altmış yaşımda keşfedeceğimi ve cesaretle üstüne gideceğimi aklımın ucuna bile getirmek istemiyordum. 

     

Ta ki 2014 yazına kadar. 

       

 

 

Altmış yaş eşiğindeydim o yaz. Ve o kuyruklu yıldızın bana ne zaman çarpacağını da kestiremiyordum pek. Fazla da uzakta olmamalıydı.

 

O süreçteki duygularımı daha iyi anlatabilmek için sözlerimi kendimden bir alıntıyla sürdürmek istiyorum. Şöyle karalamışım içimden geçenleri o yaz, altmışıncı doğum günüme günler kala, zaman zaman gözlerim dolarak; 

 

2014 yazı benim için önemli bir yaz olacak. Bu yaz, hayat yolu dönemeçlerimin yıldönümlerini kutlayacağım kendimce; eski yazlara, olmamış hallerime, körpe hayallerime hoşgörülü selamlar çakarak... O belirsiz kapının deliğinden bakıp önümdeki on yıllık dönemi görmeye çalışacağım, her on yılda bir yaptığım gibi gene tedirgin, daha da güvensiz ama iyi şeyler umut ederek. 

     

60’lı yaşlarımın eşiğindeyim bu yaz.

   

Hayat bir bütünmüş.. Böyle söylüyordu yazdığım oyunlardan birinde o kendini bilmez oyun kişisi; 

 

“Ne kadar değişsen, yabancılaşsan da yolun başındaki insana, gene de sensin o”

 

40 yıl önce Yılmaz Güney bana hayatımın ilk oyunculuk deneyimini ve onunla aynı karelerde yer alma onurunu yaşatmıştı.

 

1974 yazıydı. Bir yandan da oyunculuk sınavına hazırlanıyordum yazlık sinemanın iki boyutlu beton perdesinin önünde; dilimde yarım yamalak Sophokles tiradları, aklımda ulaşmak istediğim geleceğin devrik cümleleri... Tanklar geçiyordu Londra asfaltından sınıra doğru. Selimpaşa pazarında tokyolar, bol paça pantolonlar, Ecevit mavisi gömlekler...

20’ li yaşlarımın eşiğindeydim. 

 

Ve bu yaz, eğer yol yeterse, oyunculuğa adım atışımın 40. yılını idrak ediyorum diyebileceğim.

Benim için önemli bir yaz..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

20 yıl önce ise ilk oyunumu yazmaya başlamıştım...

1994 yazıydı... 

 

   

 

 

 

 

 

 

     

 

 

 

 

“Şerefe” nidalarıyla bulaşan şerefsiz bir salgının kurbanları arasından son anda, son bir çırpınışla kurtulup hayatın korkuluklarına tutunabilmişlerdendim ve nekahat dönemimi idrak ediyordum. O günleri düşündüğümde ilk aklıma gelenler; 

Dış alemde Madımak’ın külleri soğumamıştı henüz. Dostlar aleminde ise mavi saçlı kız henüz melek olup uçmamıştı cennete ama tanrı da pek niyetli görünmüyordu onu bu hoyrat gezegende tutmaya. Umut ve umutsuzluk at başı gidiyordu.

İçsel ve harici atmosferle pek mütenasip bir adı vardı yazdığım oyunun; “Kıyamet Sularında”

 

40’lı yaşlarımı sürmeye başlamamıştım henüz. 

 

Ve bu yaz, yani yol yeterse, oyun yazma serüvenimin 20. yılını idrak ediyorum diyebileceğim. Benim için önemli bir yaz. 

Ömrümün en değerli yılları, “Tutunamayanlar”ın top 10 listesi adaylarıyla sidik yarıştırarak geçti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     

     

     

Bununla gurur duymuyorum elbet. Ama pişmanlık da duymuyorum. Evrensel fizik kuralları gereği, sadece olması gereken oldu. Ben şahsen mutluyum sonuçtan. Sonsuz zaman çağlayanında bana sunulan süreyi, sunulduğu şekli ve her anıyla yaşamış olmaktan mutluyum. 

 

Geçmişte içinde yer aldığım süreç, tüm olayları ve kişileriyle artık bana ait. Kimse değiştiremez onu. Kimse elimden alamaz.

Yol boyunca yolumun çakıştığı herkese el sallıyorum bugünden. Özellikle can arkadaşlarım Erkan’a ve Reco’ya... Ve Cüneyt’e, Fatih’e, Yunus’a... Ve inen ya da halen trende olan tüm dostlarıma. Ve de onlarla anlam kazanmış sayısız anı düşünmek istiyorum bu yaz. Tabi yol yeterse. Ve her cümlemin içinde gizlenmiş olan sayısız sayfayı... Öyle temize falan çekmeye kalkmadan, sorgulamadan... Olduğu gibi. O çok sevdiğim ezgiyi mırıldanır gibi; "Somewhere Over The Rainbow"

 

Not: Gerçi artık onunla polemiğe girmek istemiyorum ama yazdığım oyunda car car öten o filozof bozuntusu ukalaya son olarak şunu söylemek istiyorum:

 

Hayat bir bütün değildir.

Hayat farklı parçalarımızın toplamıdır. 

 

               

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yası tutulmamış ölümlerim yelkovan yelinde

Zamansa her zaman geleceğe beş var

Ve hayatım hatırladıklarım kadar

                                                     (2014, ilkyaz)

 

     

Aradan yıllar geçti. Şu an çoğu evimin duvarlarında asılı olan bunca tabloyu ne ara yaptım, nasıl bitirdim, kamera karşısında rol yaparken bile evde yarım bırakmak zorunda kaldığım resmi düşünmekten nasıl kendimi alamadım, nasıl kostüm bile değişmeden eve, resmimin başına koştum, haftalar boyu elimde fırça nasıl güneşi doğdurdum ve bütün bunlardan nasıl tarifsiz bir mutluluk duydum… Sanırım bunları anlatmak çok uzun sürer. 

 

Evet, çok severek resim yapıyorum. Ama korka korka paylaştığım resimleri dostlarım beğenip de  beni yüreklendirmeseydi onlar da öncekiler gibi yersizlik ve yetersizlik gibi nedenlerle yok edilecekti.  

 

İlerde, geride baktığım son on yıllık sürece baktığımda, tabi yol yeterse, belki de lekeleri, çizgileri, benekleri, renkleri; kulis, kamera ya da yazı masamdan çok daha fazla göreceğim. Yaşama nedenim olacak resimler yapmak, becerebildiğimce, içimden geldiğince. Bu da beni çok mutlu edecek.

     

Şu an yazı makinemin başında ama resimlerimin tam karşısındayım. Onlara bakarken yaşanan anların ötesine geçtiğimi hissediyorum. Yaşadıklarımı, yazıklarımı, oynadıklarımı, sevdiklerimi, yitirip özlediklerimi, zaman karşısındaki acziyetimi, acemiliğimi, yası tutulmamış ölümlerimi, çocuksu ve aceleci hallerimi, kısacası tüm hayatımı ve içimi görüyorum.

 

Ve son söz;

N’apalım, ben böyle görüyorum. 

 

 

Ben
Evimin Penceresinden
123. %22Seasons İn The Sun%22 (100x70).j
Eski Bir Sabah
Ben ve O. ya da O ve Ben
Atelyemden