On beş tiyatro oyunu yazmışım bugüne kadar. Bir röportaj sırasında, oyunlarımı yazıp bitirdikten kısa bir süre sonra unuttuğumu söylemiştim. Doğrudur. Ful. Yaprakları’mı, farklı yapraklar toplamak uğruna, yönetmen, oyuncu ve seyircilere emanet ederek çıkarmıştım aklımdan. Sokağa Çıkma Yasağı’nı da öyle. Üstat Harpagon’u da, Erkekler Tuvaleti’ni de, diğerlerini de.  Biri soracak olsa, “Falanca oyunun konusu ne?” diye, uzun süre cevap veremem. Belleğimde hepsi birbirine karışmış durumdadır. Ayıklamak epey zaman alır.

 

Zaman geçip de oyunlarım sahnelenmeye başlayınca, onları farklı bir gözle izlediğimi hissettim. Sanki bir başkası yazmış gibi. Bazen eleştirdim izlerken. Bazen sinirlendim yazara, lafı uzattığı için. İçin için yönetmene kızdım bazen. Hatta oyunculara bile öfkelendiğim anlar oldu, çok nadir de olsa. Gene de, ne olursa olsun, sahnedeki oyunların ruhu, benim ruhumu yansıtıyordu. Kızsam da, öfkelensem de, bazen sıkıcı da bulsam, aslında hepsini çok sevdiğimi anladım.

 

Oyunlar oynandığı zaman hayat bulur, şekillenir. Oynanan  her oyunum, yazdıklarımı yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Basılanları ve kendi karaladıklarımı önüme dökerek yeni baştan okudum, kırptım, dizgi hatalarını düzelttim, ufak tefek eklemeler yaptım; çocuklarıyla her zaman ilgilenmese bile, arada saçlarını düzelten, onlara çekidüzen vermeye çalışan bir baba misali.

 

Kitap kapağı olarak oynanmış oyunlardan birer fotoğraf düşünmüştüm ilkin.  Gelgelelim bu işin bürokrasisi benim tahammül sınırlarımı aştığından, bu dileğimi gerçekleştiremedim. İzin verilmesi için tiyatronun hangi birimine dilekçe yazmam gerektiğini öğrenmek, birkaç ziyaret ve bir o kadar da telefon konuşmasına mal oldu. Sonunda sıkıldım, pes ettim. Belki de doğrusu buydu. Sade bir kapak, oyunları sahne geçmişlerinin dışında bırakıyor. Oyunu, sahnelenmiş olan herhangi bir versiyonuyla ya da rolü canlandıran oyuncularla paralellik kurmadan, en saf haliyle, kendi hayal gücünüze teslim ediyorsunuz.

Ben de oyunlarımı sizlerin hayal gücüne teslim ediyorum.

1.  Kitap.jpg

FUL YAPRAKLARI

 

Dünyada beni özleyen, sesimi duymak isteyen tek bir canlı dahi yok.’
Ful yaprakları, sesleri çıkmadığı halde hayata haykırmaya çalışanların oyunudur.
‘Orada kimse yok mu?’
Yaşam hiç bivr evresinde kucak açmamıştır,
koca şehrin ortasında, tek kişilik hücrelerinde yaşamak zorunda bırakılanlara.
Tek yol kendilerine benzer birilerini bulmaktır. Ama, ‘kendilerine benzer birileri’ de yoktur aslında.
Çünkü o ortamda kendileri bile kendilerine benzememektedir. O halde gerçeği sanalın içinde eritmek ve de yeniden şekillendirmek gerekmektedir.
‘Ful Yaprakları’, hiçliğin kıyısında dolananların var olma ve hayatlarını yeniden yazma çabalarıdır.

ROMANYA ELVİRA GODEANU TİYATROSU ULUSLARARASI FESTİVALİ EN İYİ KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ (ÖZLEM GÜVELİ)

MGD 16. ALTIN OBJEKTİF ÖDÜLLERİ (2009) YILIN EN İYİ TİYATRO OYUNU

MGD 16. ALTIN OBJEKTİF ÖDÜLLERİ (2009) YILIN EN İYİ TİYATRO OYUNCUSU (Musa Uzunlar)

YILDÖNÜMÜ

Müçteba Bey: Şu an saat... (Saatini çıkarır ve bakar) Yediyi üç dakika on altı saniye geçiyor. Az sonra şu kapıdan içeri yaşlı bir çift girecek. Bu gece kırkıncı evlilik yıldönümleri. Otelimiz bir sürpriz yaptı kendilerine. Geceyi kırk yıl önceki gerdek odalarında geçirecekler. Otele vardığımızda, giriş kapısı önünde görkemli bir karşılama töreni yapıldı kendilerine. Aman ne tezahürat ne tezahürat. Alkışlar, ıslıklar, konfetiler. Sonra da üst salonda foto muhabirleri, televizyoncular, şef garson ve yardımcıları, diğer müşteriler ve yaylı sazlar eşliğinde baş başa, kahve faslı. Bu arada, yüzüncü yıl kutlama faaliyetleri kapsamında bir de anı kitabı bastırmayı düşünüyoruz. Anılar, kayıtlar, hatırlı konuklarımızın listesi... Bu ayın sonunda çıkar sanırım. Laf aramızda ben de bir anımı kaleme almak istiyorum. Mesela Kraliçeye hizmet ettiğim gece. Ya da Reisicumhurun kızının düğünü. Hangisini kaleme alacağımı karar vermedim henüz. Kraliçenin ikinci ziyaretini bekleyeyim diyorum ama o zaman da geç kalırım. Kitap çoktan basılmış olur. Henüz yaşanmamış bir anıyı şimdiden kaleme almamsa pek doğru bir davranış olmaz açıkçası. Vakit epeyce ilerledi. Kahve fallarına baktırıp asansöre binmişlerdir bile. (Bir an kulak kesilir) Şu an asansördeler. Adam hala öksürüyor. Kadınsa hala konuşuyor. İnatla. (Ara kapıya doğru yürür) Evet... On, dokuz, sekiz... (Çarşafları görür) Yedek çarşaflar! Ah şu kat görevlileri! (Telaşla çarşafları alırken) Altı, beş, dört, üç... (Ara kapıyı açar, girer, kapıyı kapatır, akabinde tekrar açar, kafasını uzatarak saymaya başlar) Sıfır!

DÜĞÜN ŞARKISI

KADIN: “Hayret, topuğundan vurulmamışsın! Ama gene de ölüsün!” (Kahkaha atar) Şakağından vurulmuş bir Akhilleus! Ne kadar itici. Üstelik lekelemişsin canım ceketi. Lekeli bir smokinle düğüne gidilmez ki! (Sessizlik) Eğildim, tabancayı aldım elinden ve öptüm seni dudaklarından. Bıkıp usanmadan, belki binlerce kez öptüm. Gözyaşlarım yüzüne damlıyor, sonra da senin yanaklarından süzülüyordu. Ağlayan sen miydin yoksa ben mi? Benim Akhelliusum. Saatlerce bekledim başucunda.

“Seni her zaman sevdim Opheliam. Ve deliler gibi kıskandım. Ve de hiçbir zaman başka bir kadına aşık olmadım. Elveda... Senin Akhelliusun” (Sessizlik)

NEON

Yazar: Önceleri bir okyanustu. Ayak ucumdan ta ufka doğru serilmiş, saçakları kum tanecikleriyle düğümlü pırıl pırıl bir okyanus. Hangisi olduğunu çıkartamıyorum. Sanırım bütün okyanusların toplamıydı, düşüme serdiğim kendi okyanusum. Benim düşüm. Benim sularım. Mavi beyaz desenleri vardı okyanusumun. Köpük köpük. Saçakları boyunca yürüyordum okyanusumun. Ve sessizlik. Çıt çıkmıyor kainatta. Ne bir bulut hışırtısı ne de bir yıldız patlaması. Ve huzur. Derken, ansızın, sessizce çekiliveriyor sular. Baştan aşağı kumla doluyor düşümdeki evren. Birdenbire. Alabildiğince kum. Düşüm sapsarı artık. Düşüm sıcacık. Benim düşüm. Benim kum taneciklerim. Ayaklarım çıplak. Hoşuma gidiyor bu sıcaklık. Bir süre yürüyorum tabanlarımı sürte sürte kendi kum taneciklerime, öylesine, nedense?.. Sanırım bir nedeni yok bunun. Sanırım program öyle. Düşünmeden yürümeliyim düşümde. Sorgulamadan. Ve sanki oluşmaya başladığım ilk andan beri sadece bunu yapıyorum. Paytak bir ördek misali. Yapacak başka bir şey de yok zaten. Dedim ya her yer kum. Arşimet ustanın parmak hesabına göre, kainatı doldurabilmek için tam bir vigintilyon kum taneciğine ihtiyaç varmış. Bense daha fazlasını sığdırmışım düşüme. Bunu becerebildiysem eğer, beynimin içi en az kainat kadar geniş olmalı. Bravo bana. Sonra, ansızın tuhaf bir acı duyuyorum tabanımda. Pürüzsüz bir düş için alışılmadık bir durum. Huzura henüz kavuşmuş bir düş sakini içinse tatsız bir rastlantı. Düşümün baş sorumlularından biri olmasam da, tek sahibi sıfatıyla eğilip bakıyorum. O da ne! Bir çakıl taşı! Çölde bir çakıl taşı.Yaramaza bak sen. Kim atmış olabilir ki? Benden habersiz kim girebilir ki düşüme?  

 4. OĞUZ ATAY ETKİNLİĞİ - TİYATRO  ÖDÜLÜ SONUÇ BİLDİRİSİ

08 Aralık 2009, Salı

Değerlendirmemizin sonucunda yazar sayısını beşe indirdiğimiz ilk toplantının ardından ikinci toplantıda yaptığımız sonuca yönelik oylamada oybirliği ile yazar CİVAN CANOVA’yı Oğuz Atay Tiyatro Oyunu ödülüne layık gördük. Saygılarımızla.

RESİMLER

FUL FİLİZLENİRKEN

SÖYLEŞİ (FUL YAPRAKLARI)

  • YouTube

Ful Yaprakları 1. Perde

  • YouTube

Ful Yaprakları 2. Perde