Çocuk; babasının kartpostalları arasında gördüğü Zeus resminin, çok yaşlı bir adama ait olduğunu , o yaşa ancak inanılmaz uzunlukta bir süreç sonucu erişilebileceğini düşünmüştü. Aklı almamıştı o zaman, zamanın inanılmaz uzunluğunu. Hayatının sonuna yaklaştığını düşünüyordu, Zeus’ un. Kendisi ise her şeyin başındaydı henüz. İlklerini yaşıyordu.

     Genç adam; yıllar sonra aynı resmi gördüğünde, Zeus’un orta yaşta olduğunu geçirmişti aklından. Sonra da fırlatıp atmıştı resmi bir köşeye, fazla umursamadan. Önünde çok uzun yıllar vardı ve sırf bu yüzdendir ki, sevmek de dahil, her şeyi erteliyordu, genç adam. Ama ne yazık ki, her şeyi ertelerken, ölümle burun buruna yaşadığının farkında değildi pek. Ya da farkındaydı ama çaresizdi. Ölümle burun buruna yaşamanın tek çıkış - ya da kaçış- yolu olduğunu düşünüyordu için için.

      Bense; babamın öldüğü hafta, ondan kalan resimlere bakarken aynı kartpostalı gördüğümde, Zeus’ un genç sayılabilecek bir kişi olduğunu, hatta biraz daha yaş aldığında, hatlarının benimkileri andıracağını fark ettim. Bir kaç yıl sonra, aynı Zeus’un hayatı yeterince tanımayacak kadar toy biri olduğunu düşüneceğimi sanıyorum. 

     

     Bu yazıları şimdi mi yazdım, yoksa eskiden mi?

     Yazarken mi düşündüm, yaşarken mi yazmayı koydum aklıma? 

     

Bu biçimde mi yaşadım? Yoksa süsleyip değiştirdim, yepyeni bir anılar demeti mi oluşturdum? 

 

     Ne kadarı gerçek? 

 

     Bunu bilmek, gereksiz belki de...

 

     Yıllar boyunca aynı kimliğe sahip, değişik kişileri barındırıyoruz bedenimizde.

 

     Çocuk, genç adam ve ben. 

 

     Hepsi "BEN" miyim, bunların?

                                                                1993 Mart

 

GÖZLER

Yıl 1949

Yeşilin en güzeli, teyzeciğimin gözleri

Karanlıkta parlayan, bir çift zümrüt taş gibi.

Anneminki hareli, ismi ile örtüşür

Siyahları saklayan yeni doğmuş gün sanki

Filizcik' se hep mahsun, sepya resimlerinde

Sanki sonsuza bakmış, yazgısını bilip de

Tahtalara vururmuş, yoldan gelip gerçenler

Yıldız, Gündüz ve Filiz; Bulvar' da yürüyünce

Masal gibi bir zaman, "İhtilaller" den önce.

 

Tüberkülozlu kanatlar taktığında kader, Filizcik, altısında mı ne... Uçuvermiş apar topar, abla masallarının cennetine. Annemse on yedisinde henüz. Hayatla aşık atabilir mi hiç, körpecik bir fidan. O gün çıkmış üstelik, Maarif' in açtığı, "Olgunluk imtihanı" ndan. 

 

Dedem; şaşkın, tükenmiş, "Üşüyor kızım." demiş, Bir daha da sıcak bir yatağa, ömür boyu girememiş.

 

Anneannem çaresiz, elinde iki bukle. Bakar, koklar saçları, dokunur tellerine...

 

Annem, teyzem sanki taş, sayıklayıp durmuşlar; 

"Gitti en küçük kardeş. Eksiğiz bundan böyle." 

 

(2004)

Bu sabah göz ameliyatına girdi, güzel gözlü annem.

"Uyuşturalım mı?" diye sordu doktor,

"Teşekkür ederim." dedi. "İstemem." 

"Ama acır." 

"Önemli mi, geçer."

Ve dökülüverdi ilk kez, evlatlarına. Belki de aldığı ilaçların şaşkınlığıyla. Elli beş yıl sonra.

"Bel kemiğinden su alınırdı." dedi.

Sonra sustu, yutkundu. Konuşamadı bir an. Güzel gözleri doldu.

"Hemşire de perişan. Kahroluyor haline. Ama mecbur, yapacak. Elinde kol kadar iğne. Her sabah aynı telaş. Her sabah aynı çile. O yok canıyla dayanır, bizi teselli ederdi. 

'Ne olur ablam' derdi, 'Acımıyor ki, ağlama. Sen üzülürsen yanar canım. O zaman dayanamam. O zaman ben de ağlarım. ' 

Koklarım göz bebeğimi, öperim, kıyamam. İçime akar yaşım. Tutarım, ağlayamam. 

Bir gece sordum tanrıya;

'Acılar içindeyken kardeşim, hakkım olabilir mi hiç benim, kendi acılarımı yaşamaya?'

Cevap vermedi tanrı. Ya ben duyuramadım, ya da verdiği cevap, suskunluğunda saklıydı. Ben... o gün bu gün... canım yanarsa eğer... kardeşim gelir aklıma. 

Bu da neymiş, derim. Acımı ötelerim." 

Tekrar sordu doktor, "Uyuşturalım mı?" diye.

"İstemez." dedim annemin yerine. 

"Biz hallederiz."

Annem benim. 

Aynadaki gözlerim. 

 

SAÇLAR

(1963)

"Bu saçlar kimin?"

"Nereden buldun onları?"

“ Kutudan çıktı. “

“Ne kutusu?”

“Sandıktaki kutu. Var ya küçük odada sandıklar...”

"Niye karıştırıyorsun her yeri?"

“Hoşuma gidiyor."

"Yerine koy çabuk."

“Kimin diye sordum.”

“Yerine koy.”

“Küçük kızının mı yoksa?”

Cevap vermiyor anneanne. 

Pencerenin önündeki koltuğuna doğru yürüyor. 

Çocuk peşinde...

“Ne zaman öldü demiştin? Ben doğmadan önce değil mi? Benden küçükmüş ama... O zaman niye teyze diyorum?” 

Anneanne suskun, tepkisiz, dışarıya bakıyor.

Çocuk elinde altın sarısı bukleler, söylenerek gözden kayboluyor.

"Meraklıydım sanki senin tozlu eşyalarına. İki tutam saçı bile benden daha çok seviyorsun!"

Pazar yerindeki satıcıların birbirine karışmış sesleri uğuldaşıyor evde.. 

Bir de iç çekişleri anneannenin. 

**** **** ****

Gece.. 

Küçük sandık odası kapkaranlık. 

İçerde çocuk. 

Oda kapısının önüne bağdaş kurmuş öylece bekliyor. 

Az önce tepsi içinde köfte getirdi ciciannesi. 

“Bak, eğer sen yemezsen, benim de boğazımdan geçmez.”

“.....”

“Bak ağlarım ama...”

“....”

“Bırakıyorum tepsiyi kapının yanına. İstediğin zaman alırsın.”

Sonra Gogo' su geliyor.

"Caniko."

Ses vermiyor..

"Bak Reşat amcan sana ne yolladı."

Sadece dinliyor.

"İki tane mırnav kedicik."

"Tamam. Teşekkür ederim. Bakarım sonra."

"Ben de iki paket şeker aldım sana, gelirken. Mintips' le Frutips. Hangisini seversen..."

Gene cevap vermiyor çocuk. Daracık odada, sırtını dededen kalma sandığa yaslamış, açamasınlar diye ayaklarını kapıya uzatmış, öylece duruyor. 

Gogo da çaresiz, dönüyor salona.

Sümerbank' da çalışıyor Gogo' nun kocası, Reşat amca. Çok eski dostlarıymış anneannesi ve dedesinin, ta Sakarya caddesindeki evlerinden. 

Kendi evlerinin arka bahçesinde, kömürlükten bozma bir atelyesi var Reşat amcanın. Çeşit çeşit bebekler, palyaçolar, kedi köpek bibloları yapıyor tahtadan, kurduğu marangoz tezgahında. Sonra da iki kızı ve oğluyla birlikte boyuyorlar o bibloları. Bitince de, Sıhhiye' de, hediyelik eşya satan tanıdık bir dükkanlara bırakıyor, satılsın diye. 

"Kapış gidiyor." demişti Gogo bir keresinde. 

Bunları duyduğunda, "Keşke ben de büyüyünce Reşat amca gibi olsam. Kuklalar, bebekler yapsam kendi tezgahımda." diye geçirmişti çocuk, aklından.

Elektroniğe de meraklı Reşat amca. Her iş geliyor elinden. Neler yapmış neler. Hatta taksite girmek yük olacağı için, toplamış gerekli malzemeleri sağdan soldan, tel dolabından bozma, tıkır tıkır çalışan bir buzdolabı yapmış karısına. Edison mubarek. 

Hala ciciannenin bıraktığı yerde duruyor tepsi. Soğumak üzere köfteler. Kokusu geliyor burnuna. Canı çekiyor ama pes etmek olmaz. 

"Arnavut inadı var bunda. Aynı dedesi."

Alınmıyor anneannesinin bu lafına. Hoşuna gidiyor, hiç görmediği dedesine benzetilmek. 

Bulduğu saçlardan bir tutam keserek kuklasına sakal yapmak istediğini söyleyince çok kızmıştı evdekiler. Aslında niyeti yoktu kesmeye falan... Sırf dikkat çekmek için. 

Elinde makas, dakikalarca birinin fark etmesini beklemiş, sonunda başarmıştı. 

Nono’su çığlık artarak telaşla kapmıştı makası ve saçları çocuğun elinden. Bağırış çağırış, itiş kakış derken neticede çocuk evde bulunan herkese küserek kendini sandık odasına kapatınca durulmuştu ortalık. 

Anneanne, Nono, Gogo ve cicianne; arka odada, sobanın yanındaki yemek masasına oturmuş konuşuyorlar.

"Ne güzel saçları varmış." diyor Nono. 

Okşuyordur şimdi o bukleleri diye düşünüyor çocuk, içeriden gelen sesleri dinlerken.

"Ölümünden bir hafta önce fotoğrafçıya götürmüştük, son bir resmini çektirelim diye. Hatırlıyor musun abla?” 

“Buklelerini kesmiştik ameliyata girerken. O yüzden bağlayamamıştık çok sevdiği gül kurusu kurdelelerini. "Gülümse kızım." demişti fotoğrafçı. Filizcik anlamamıştı. Öylece bakakalmıştı adama. "Gülümse yavrum." Filizcik kapı duvar. Sonra ben işitmediğini söylemiştim."

"Tüberküloz demiştin. Mikrop beynine sıçramış. 

"Tutamamıştı kendini fotoğrafçı Etem. Katıla katıla ağlamaya başlamıştı. 

“Yıllarca vitrinde kaldı o fotoğraf." diyor Gogo. "Görmek için önünden geçerdik sabahları. Sanki oradan el sallardı bize."

"Gogo" adını, zamanında Filiz teyzesi takmış. Sonra yerleşmiş o lakap. Ailede herkes "Gogo" diyor, Güzin teyzeye.

Salondan gelen sesleri dinliyor, pür dikkat.

"Biz de ona el sallardık."

"Konuşurduk da..”

“Sonra bir gün bir baktık, değişmiş vitrindaki fotoğraf. Hayatlarımız gibi. 

"On dört yıl oldu."

" Zaman ne çabuk geçiyor. Uçup gitti gözümüzün bebeği. Sadece saçları kaldı."

"Haylaz! Her tarafı karıştırıyor! Üstelik zararcı! Görmeseydim kaşla göz arasında kesecekti canım saçları. “

Derken kesiliyor sesleri. Sadece iç çekişleri duyuluyor, karanlık sandık odasından.Bir de sobadaki odunların çıtırtısı. 

Çocuk, sandığın önüne çömelmiş, sıkıca kapatıyor ağzını minik elleriyle.

"Özür dilerim Filiz teyze. Çok özür dilerim. ”

 

VE ZAMAN

(2002)

"Niye daha sık gelmiyorsun?"

"İşlerim var anneanne."

"Ama ben çok özlüyorum seni."

"Söyledim ya işlerim var."

"Dün gece kalbim sıkıştı. Nefes alamadım. Ölüyorum sandım"

“Allah korusun”

Ansızın sanki sır verir gibi fısıldıyor:

"Sen meraklısın. Al onları."

Neden söz ettiğini anlamıyorum. Yüzüne bakıyorum.

"Fotoğraflar. Sonra dedenin kalemi, diploması, cübbesi. Teyzenin deposunda hepsi. Ama en mühimi fotoğraflar. Al onları. Lütfen. Bakarsın ara sıra. Sonra çocuklarına gösterirsin ilerde. Bak bu benim anneannem dersin. Bu benim dedem dersin. Anlatırsın onlara." 

"O kutu nerede anneanne?"

"Hangi kutu?”

"Küçük, soluk kırmızı kadifeyle kaplı bir kutu vardı sandıkta. Filiz teyzemin saçları duruyordu içinde. Gül kurusu kurdelelerle bağlanmış. Hani ben kesmeye kalkınca çok kızmıştınız da..."

Gözleri dalıyor ansızın. 

“Nerde o kutu?”

Suskun, düşünceli, iç geçiriyor.

“Ama sen beni dinlemiyorsun anneanne?..”

“Al sen o resimleri olur mu yavrum?”

“Olur anneanne. Alırım.”

"Bir de senden bir şey isteyeceğim. Ama aramızda kalacak. Söz mü?"

"Söz anneanne."

"Çok canım çekiyor. Bir daha geldiğinde getirir misin biraz? Fazla olmasın ama. Sadece bir dilim.Ya da boşver. Annen görürse üzülür dokunuyor diye. ”

“Ne istiyorsun söylesene.”

“Ekmek kadayıfı.” 

(2003) 

 

Tutmuş ellerinden çocukluğumuzu

Bohçası boş, yorgun, 

Yıldızlara yürür.

Zaman sürer, masal susar

Geride solgun, kadife kaplı kutular

"Anaane" ler de ölür.

Her biri birer tutam serpti ruhuma, ruhlarından. 

Mekanları cennet olsun.